YAŞAYAN ATATÜRK
Yaşamak!
Canlı olmak anlamında, dünyaya gelen her bireyin tamamlamak zorunda bulunduğu
bir süre?. Varlığını duyurmak, çevreye ve döneme etki yapmak anlamına alındığında,
her kişiye özgü bir nitelik değil. Hele yaşamını tamamladıktan, öldükten sonra
da yaşayabilmek, çok az insanın ulaşabildiği bir basamak.
Kişiler
vardır, düşünceleri, eylemleri ya da yaratıları ile topluma hizmet etmiş, ün
yapmışlardır. Bu yüzden de "tarihe geçmişlerdir ve adları bağlı oldukları
olaylarla birlikte anılır. Kimileri, bunlardan da öte, belirli bir dönemde
tarihe yön verebilmişlerdir. Böyleleri ise "tarih yaratan ölüler" olarak üstün
bir yer tutmaya hak kazanmışlardır. Bunların arasından kimileri de yalnız kendi
toplumlarına ve dönemlerine yon vermekle kalmayıp geleceğe de ışık tuttukları
ve onu az çok biçimledikleri için ölümlerinden sonra da yaşayabilmek evresine
ermişlerdir.
Tarihsel
bir dönemeçte ortaya çıkan ve bir imparatorluğun yıkılışından yeni ve güçlü Türkiye'yi
çıkaran Mustafa Kemal Atatürk'ün, ölümünden "68" yıl sonra uygar ülkelerin
çoğunda düzenlenen törenlerle anılması, bir çok bilimsel incelemelere konu
edilmesi, kuşkusuz ki O'nun düşüncelerinin ve eylemlerinin yalnız Türkiye için değil,
insanlık ve dünyamız yönünden de genelde geçerliliğini korumasından ileri
gelmektedir.
Atatürk
Fransız Devrimi'nin ürünleri olan özgürlük, eşitlik ve kardeşlik kavramlarının
dünyayı sardığı, ulusal topluluklar demek olan imparatorlukların yerlerini
ulusal devletlere bıraktıkları tarihsel bir dönemeçte dünyaya gelmişti. Ancak
bu dönemeci iyice değerlendirebilmek, bir yaratılış, bir yetenek ve dahası bir
tutku sorunu idi. Vatanı ve ulusu kurtarmaya yönelik bir tutku. Gelecek için
hazırlanan Mustafa Kemal, 12 Ocak 1914'te Sofya'dan yazdığı bir mektupta bu
tutkusunu ve amacını şöyle açıklıyordu:
"Benim
tutkularım var, hem de pek büyükler! Fakat bu tutkular yüksek görevlere çıkmak
ya da büyük paralar elde etmek gibi maddesel isteklerin doyurulması ile ilgili değildir.
Ben bu
tutkularımın gerçekleşmesini, yurduma büyük yararları dokunacak, bana da başarı
ile yerine getirilmiş bir görevin canlı iç rahatlığını verecek büyük bir düşüncenin
başarısında arıyorum."
Amacı
ulusa hizmet, ulusu yüceltmek olan Atatürk’ün başarısının sırrı, eyleme geçmeden
önce neyi, niçin, nasıl, ne zaman yapacağını çok iyi düşünmüş olması, ölümsüzlüğünü
sağlayan da düşünce yapısının akılcı, gerçekçi, insancıl ve evrensel temellere
dayanmış olmasındadır.
Ulus sevgisi, ulusa dayanmak, ulusu kalkındırmak
Atatürk'te ulusçuluğu ön sıraya çıkartır. Aslında bir yönüyle Türk Kurtuluş
Savaşı, bir ulusal oluşumun öyküsüdür. Ne var ki bu oluşumun tarihsel
nedenlerini gözden kaçırmamak ve Atatürk'ün ulus ve ulusçuluk anlayışına bağlı
kalmak gerekir. O, 20 Mart 1923'teki bir konuşmasında ulusal benliğimizi bulmamız
gerektiğine değinerek şunları söylemişti:
" Osmanlı İmparatorluğu içindeki değişik
kavimler hep ulusal inançlara sarılarak ulusçuluk ülküsünün kuvvetiyle kendilerini
kurtardılar. Biz kim olduğumuzu onlardan ayrı ve onlara yabancı bir ulus olduğumuzu,
sopa ile içlerinden kovulunca anladık. Kuvvetimizin zayıfladığı anda onlar bizi
horladılar, aşağıladılar. Anladık ki kabahatimiz kendimizi unutmak lığımızmış.
Dünyanın bize saygı göstermesini
istiyorsak, önce biz kendi benliğimize ve ulusallığımıza bu saygıyı duygu, düşünce,
eylem olarak bütün iş ve hareketlerimizle gösterelim. Bilelim ki, ulusal benliğini
bulmayan uluslar başka ulusların avı olurlar."
Bu sözler,
dar çerçeveli bir ulusçuluk anlayışın değil, XX. yüzyıldaki uluslararası amansız
yarış ve savaşı yansıtmaktadır. Kaldı ki Atatürk Kurtuluş Savaşı ile Türkiye'de
yeni bir ulusun doğduğunu kabul etmektedir. Gerçekten de 1931 'de ortaokullarda
okutulmak üzere hazırlanan Vatandaş için Medeni Bilgiler kitabında, Türk
ulusunun tanımı Atatürk’ün kaleminden çıkan sözcüklerle şöyle yer almıştır:
"Türkiye Cumhuriyeti'ni
kuran Türkiye halkına Türk milleti denir."
Tarihsel
verilere dayanılarak yapılan bu tanım, eklemeye gerek yok ki, bugün için de geçerliliğini
korumaktadır. Eğer Türkiye Cumhuriyeti'ni kuran Türkiye halkı son yıllarda
birbirine yabancılaşmışsa, bunun nedenlerini Atatürk ulusçuluğu yerine çok değişik
içerik ve boyutlarda ulusçuluk akımlarına sapılmış olmasında aramak gerekir.
Atatürk ulusçuluğu, Cumhuriyet kuşaklarının 1930'lu
yıllarda okudukları IV cilt Tarih kitaplarında O'nun yazdırdığı biçimde tanımlanmıştı:
"Türk ulusçuluğu, bütün çağdaş
uluslarla uyum içinde yürümekle birlikte Türk toplumunun özel karakterini ve başlı
başına bağımsız kimliğini saklı tutmayı esas sayar."
Hiç bir aşırılığa
ve ırkçılığa kaçmayan böyle bir ulusçuluk anlayışının Türk toplumunun kişiliği
ve özelliklerini koruyan bir ulus olarak çağdaş uluslar arasında saygın bir yer
almasını sağlamaya yönelik olduğu kuşkusuzdur. Kaldı ki Atatürk, yalnızca bir
tanım yapmak, bir ilkeyi saptamakla yetinmemiş, Türk ulusunun "özel
karakterini ve başlı başına bağımsız kimliğini" bütün ayrıntılarıyla
ortaya çıkarmaya çalışmıştı. O'nun tarih, dil ve kültür çalışmaları bu ana düşüncesinin
uygulamaya konulmasından başka bir şey değildi.
Atatürk, yalnız geçmişleriyle övünen ulusların bu dünyada
artık yapacak bir şeyleri kalmamış toplumlar olduğunu bilmiyor değildi. Ancak
birlikte yaşanmış parlak bir geçmiş, ulusal yapıyı pekiştiren bir süreç olduğu
gibi, toplumsal özelliklerin sergilendiği alan da tarihten başka bir şey
olamazdı. Üstelik geçmişte büyük işler başarmış olmak, ulusal gururu ve bilinci
güçlendirecek ve geleceğe güvenle bakma olanağı verecekti. Bu yüzdendir ki Atatürk,
tarih çalışmalarına eğilmek gereğini duymuş ve ulusal özellikleri meydana çıkarabilmek
için de daha çok "ümmet" döneminden önceki Türk tarihiyle ilgilenmiştir.
Öte
yandan Atatürk, bir dil uzmanı olduğu için değil, dil'in ulusu oluşturan ana öğelerden
biri olduğunu çok iyi bildiği ve Türkçe yi "yabancı dillerin boyunduruğundan
kurtarıp" Türkiye Cumhuriyeti'ni kuran tüm Türkiye halkının konuşup anlaştığı
bir ulusal dil haline dönüştürmek gerektiğine inandığı için dil çalışmalarına yönelmiş,
ve Türk Dil Kurumu'nu kurdurmuştur.
Bütün bu tarih ve dil çalışmalarının verilerine
dayanarak da ulusal kültürü saptamak, korumak ve geliştirmek, O'nun başlıca düşüncelerinden
biri idi. Öyle ki, unutulmaz o ünlü Onuncu Yıl Söylevi'nde, "Ulusal
kültürümüzü çağdaş. uygarlık düzeyinin üstüne çıkaracağız" diye
seslenmişti.
Ne var
ki O'nun ölümünden sonra toplumca sık sık O'na "İzindeyiz" diye
seslenmemize karşın, O'nun düşüncelerini ve eylemlerini gereken ölçüde izlediğimiz
de söylenemez. Bugün, toplumca bir bunalımdan ve duraksamadan sonra gene Atatürk
ulusçuluğundan söz ediyoruz ve O'nun anlayışına dönmek zorunluluğuna inanıyoruz.
Ancak unutmayalım ki Atatürk ulusçuluğunda ulusal kültür, ulusal tarih ve
ulusal dil ana öğelerdir.
Atatürk,
4 şubat 1935'te yayımladığı bir seçim bildirisinde ulusal kültür ve ulusal
birliğin önemini belirterek şöyle demişti:
"Türk
ulusunun idaresinde ve korunmasında ulusal birlik, ulusal duygu, ulusal kültür
en yüksekte göz diktiğimiz idealdir."
O, sağlığında bütün çabasıyla bu ulusal birliği güçlendirmeye
çalışmıştı. Ve kuşkusuz O'nun en büyük niteliklerinden biri, birleştirici oluşu
ayrı düşünen, birbirinden ayrı değerlere bağlı kişileri ve grupları aynı amaç
doğrultusunda çalıştırmayı bilmesi idi.
Atatürk’ü
ve Atatürkçülüğü yaşatan ve yaşatacak olan başlıca özelliklerden biri de O'nun
yaptığı devrim ve devrimcilik anlayışıdır.
“Uçurum kenarında yıkık bir ülke... Türlü düşmanlarla
kanlı boğuşmalar... Yıllarca süren savaş.... Ondan sonra, içeride ve dışarıda
saygı ile tanınan yeni vatan, yeni ulus, yeni devlet... Ve bunları başarmak
için arasız devrimler... işte Türk genel devriminin kısa bir deyimi.” işte 9 Mart 1935'te Atatürk’ün
kullandığı sözcüklerle kendisinin gerçekleştirdiği Türk Devrimi'nin tanımı ve
boyutları...
Unutmamak
gerekir ki Atatürk, bir düzeltici, düzenleyici eski deyimle ıslahatçı değil,
bir devrimcidir. Giriştiği devrimde uygulayacağı yöntemi de daha 1918 'de
saptamıştır. Tedavi için bulunduğu Karlsbad'ta 6 Temmuz 1918 günü anı defterine
şunları yazmıştır:
"Benim
elime büyük bir yetki ve kudret geçerse, ben toplumsal hayatımızda arzu edilen inkılabı,
bir anda bir 'coup' ile uygulayacağımı sanırım. Çünkü ben, kimileri gibi,
halkın düşüncelerini, bilginlerin düşüncelerini yavaş yavaş benim
tasarımlarım derecesinde tasarlamaya ve
dusünmeye alıştırmak yoluyla bu işin yapılabileceğini kabul etmiyorum ve böyle
bir harekete karşı ruhum isyan ediyor!"
Bu
yüzden Atatürk Devrimi, toplumu hazırlayarak ama kısa bir sürede ve yukardan aşağıya
doğru gerçekleştirilmiştir. Başka türlü davranılmasına da dönem ve ortam elverişi
değildi. Düzenleme girişimleri Osmanlı İmparatorluğu’nu çökmekten
kurtaramamıştı. Devrim için de Atatürk'ün de belirttiği gibi "zaman"a
dayalı iki ayrı uygulama vardı:
"Türkiye’yi derece derece mi ilerletmeli, ani
olarak mi? İki yöntem var. Biri bilinen, Fransız Devrimi'ndeki yöntem: Rejimler
değişecek, devrimlere karşı, karşı devrimler yapılacak. Sağ, solu tepeler, sol
sağı süpürürken bir de bakılacak ki bir buçuk yüzyıllık zaman geçmiş... Bu
ulusun damarlarında o kadar bol kan ve önünde o kadar geniş zaman var mı?" Kuşkusuz ki ne o kadar bol kan, ne de o kadar
geniş zaman vardı.
"Bunun için, bizce zaman ölçüsü geçmiş
yüzyılların gevşetici düşünüş biçimine göre değil, yüzyılımızın sürat ve
hareket kavramına göre düşünülmelidir. Geçen zamana oranla daha çok çalışacağız.
Daha az zamanda daha büyük işler başaracağız!"
Bu inanış ve düşüncede olan Atatürk, büyük
çoğunluğu okuma yazma bilmeyen toplumumuzda devrimleri halk oyuna başvuraraktan
değil, ona dayanarak ve onu yüceltmeye yönelerek uygulamaya koymak zorunda idi:
"Arkadaşlar,
yaptığımız ve yapmakta olduğumuz devrimler için, nurun ve aydının yoluna gideceğiz.
Amaç ve hünerimiz, cahil kitleyi de nurlandırarak yolumuzda yürümek ve onu
esenliğe çıkarmaktır. Cumhuriyetimizi, çağdaş uygarlık düzeyine ulaşmak isteğimizi
köstekleyecek herhangi bir halk oylamasına gitmek, yalnız cehalet değil, hıyanet
olur. Yüzde sekseni okumaz - yazmaz bırakılmış bir memlekette devrimler halkoylaması
ile olmaz."
Eğer Atatürk'
ün devrimlerine inanıyorsak onu yeniden değerlendirmek, güçlendirmek ve sürdürmek
zorundayız.
Yaşayan
Atatürk'ten söz ederken, üzerinde en çok durulması gereken konulardan biri de
laikliktir. Dinsel gibi görünen laiklik kavramı aslında yönetimsel ve siyasal
bir görüş ve değerlendirmedir. Atatürkçülük açısından da bir düşünce, yaşam,
davranış ve eylem biçimi olup çağdaşlaşmanın ana yolu niteliğindedir.
Tek
Tanrılı evrensel dinlerin yayılışından sonra Doğu'da ve Batı'da yüzyıllarca
süren din ve mezhep savaşlarına, ancak vicdan özgürlüğüne yönelinmekle son
verilebilmişti. Giderek laiklik kavramını ortaya çıkaran bu yöneliş,
imparatorluktan ulusal devlete, halifelikten cumhuriyete geçişte Türkiye için
daha da önem taşıyordu. Onun döneminde okullar için yazıldığından söz ettiğimiz
Medeni Bilgiler kitabında laiklik şu satırlarla yer almıştır.
"Türkiye
Cumhuriyeti'nin resmi dini yoktur. Devlet yönetiminde bütün yasalar, tüzükler,
bilimin çağdaş uygarlığa sağladığı esas ve şekillere, dünya gereksinmelerine göre
yapılır ve uygulanır. Din inanışı vicdani olduğundan, Cumhuriyet, din
fikirlerini devlet ve dünya işerinden ve siyasetten ayrı tutmayı, ulusumuzun çağdaş
ilerlemesinde başlıca başarı nedeni görür."
Evet. çağdaşlaşmanın
başlıca koşulu, laik düşünce, yaşam ve yönetimi kabullenip güçlendirmeye dayanıyordu.
Gene Medeni Bilgiler kitabında vurgulandığı gibi, vicdan özgürlüğü de ancak böyle
sağlanabilecekti:
"Her
kişi istediğini düşünmek, istediğine inanmak, kendine özgü siyasi bir fikre
sahip olmak, mensup olduğu bir dinin gereklerini yapmak ya da yapmamak hak ve özgürlüğüne
sahiptir. Kimsenin düşüncesine ve vicdanına hakim olunamaz."
"Vicdan özgürlüğü salt ve saldırılamaz, kişinin
doğal haklarının en önemlilerinden biri olarak tanımlanmalıdır."
Bütün
bunların ötesinde, Atatürk'ü ve Atatürkçülüğü yaşatan ve yaşatacak olan ana öğelerden
biri de O'nun düşünce ve eylemlerinin geleceğe açık olması, yeni temeller üzerine
kurduğu Cumhuriyeti koruma ve yüceltme görev ve sorumluluğunu gelecek kuşaklara,
Türk gençliğine emanet etmesidir. Bugünü yarınlara bağlayan en güvenilir köprüler
gençler, yeni kuşaklar olduğuna göre yarına güvenme ancak ve ancak gençlere güvenmekle
olabilir. Atatürk'te bu güven daha Birinci Dünya Savaşı günlerinde doğmuştu. O
günlerin genç gazetecisi Ruşen Eşref Ünaydın' a verdiği fotoğrafa 24 Mayıs
1918'de şunları yazmıştı:
"Her şeye karşın muhakkak bir nura doğru
yürümekteyiz. Bende bu imanı yaşatan kuvvet, yalnız aziz memleket ve ulusun
hakkındaki sonsuz sevgim değil, bugünün karanlıkları, ahlaksızları içinde, salt
vatan ve gerçek aşkıyla ışık serpmeye ve aramaya çalışan bir gençlik gördüğümdendir."
Atatürk'ün
gençliğe güveninin nedenlerini gene kendisinin Mazhar Müfit Kansu' ya söylediği
şu sözlerde buluyoruz:
"Başımıza
neler örülmek istenildiği ve nasıl karşı koyduğumuz daha doğrusu milletin istek
ve emellerine uyarak ve onun yardımıyla nasıl çalıştığımız görülmeli ve gelecek
kuşaklar için ibret ve uyanıklığı gerektirmelidir. Zaten her şey unutulur.
Fakat biz her şeyi gençliğe bırakacağız. O gençlik ki hiçbir şeyi unutmayacaktır.
Geleceğin ışık saçan çiçekleri onlardır. Bütün ümidim gençliktedir."
Günlük
dalgalanmalar ve değişik etkenler arasında geleceğe doğru yol alan gençlik yani
sizler Atatürk'ün hazırladığı bu ortamdan yararlanmakta ve onun düşünce ve
uygulamalarından güç almaktasınız. Düşündükleri ve yaptıkları ile geleceğe yön
veren Atatürk, kuşkusuz ki gelecek kuşaklarca da unutulmayacak ve bir esin ve güç
kaynağı olarak yaşamaya devam edecektir.
Teşekkür
ederim...